İçeriğe geç

Hiç mi Gelmeyeceksin

Bugün tam bir yıl oldu oğlum. Özlem, keder, acı ve pişmanlıklarla geçen bir yıl. Azalır veya geçer sananlar yanılıyor. İnsanın evladına duyduğu sevgi azalır mı hiç! Sevgi hiç bitmezse eğer, özlem hiç dinmez de hep artarsa zamanla, yas ta geçmez o zaman.

Sensiz olmayı kabul edebilmek için, sensiz bir şeye benzemeyen dünyada hayatta kalabilmek için yaptıklarımızla, içimizde ateşi hiç azalmadan yanan yası ve kederi birbirine karıştırmamalı dostlar. Artık dışarı her zaman vurmamaya dikkat etsek te, sensizliğin içimizde açtığı büyük boşluk hiç kapanmayacak oğlum.

Yokluğun azalmıyor oğlum. Annen senin her yaşını, bebekliğini, çocukluğunu, okullu halini, ergenliğini, gençliğini, hepsini, tüm o Berk’leri ayrı ayrı özlediğini söylüyor. Ben de hayat usulca akarken senin için hayal ettiğim ama artık birlikte yapamayacağımız, keyifle yaşayamayacağımız şeyleri özlüyorum; mezuniyet, iş, evlilik, çocuklar, kahkahalar, gözyaşları… Artık hiç olmayacak bir geleceği özlüyorum.

Senin elinden alınan, hiç sahip olamadığın yetişkinliğinde olacak olanlar da zamanı geldikçe bir eksikliğe ve özleme dönüşüyor oğlum. 1 yıl aradan sonra üniversiteler açılıyor, sen de başlayacaktın eğer hala bizle olsaydın. Hep yaptığımız gibi yeniden seni okula bırakmayı özlüyorum mesela. Arabada seninle başbaşa yolculuk etmeyi, az konuşmayı, çokça susmanı özlüyorum. Bazen bir şey söylemeni özlüyorum. Basit, sıradan, öylesine konuşmalar. En çok sarılmayı özlüyorum, kollarını hissetmeyi. Yolda bize çaldığın müzikleri özlüyorum. Onları yine dinliyorum ama sensiz tınısı yok, aynı şeyleri de hissettirmiyor hiç. Seninle sinemaya gitmeyi, çıkışta filmi konuşmayı özlüyorum mesela. Buna da gideriz haftaya diye seninle sözleşmeyi özlüyorum, o sözleri artık hiç tutamayacağımızı bilerek. Kahve içmeni özlüyorum, iyiymiş bu demeni. Bu yıl son senendi mezun olacaktın, olmadı. Arkadaşların arasında kep atmanı özlüyorum, annenle benim orada gururla durup sana baktığımız anı özlüyorum. “Benim okul çift anadaldan dolayı biraz uzayabilir” demiştin utangaçça, daha çok maddi yük yaratma fikri seni utandırmıştı. Hep mütevazı ve efendi olmanı özlüyorum biraz da gururla. İzin istemeni özlüyorum. “Tabi oğlum sorun değil dert etme” demeyi özlüyorum. Matematiğe, yazılıma, ekonomiye meraklı olmanı özlüyorum. Öğrenmek için gösterdiğin çabayı, büyük hedefler, paralar vs. için değil sadece öğrenmek için, bilmek, anlamak için çalıştığını söylemeni, bunu bu yaşta farketmeni takdir ediyorum bir kez daha. Senin gibisi olmaz ki. Yeteneklerinle insanlara verebileceğin ama hepimizin mahrum kaldığı armağanlarını özlüyorum. Gülüşmeleri, kızgınlıkları, unutulacakları, hep hatırlanacakları, göz yaşlarını, sevinci, mutluluğu özlüyorum. Belki bunların hiç biri olmasa da, gerçekleşmese de hayallerimiz, yanımızda olmanı, tüm zorunluluklardan, arzulardan ve hedeflerden azade sadece var olmanı özlüyorum.

1 yıl, 2 yıl veya 20 yıl fark etmiyor dostlar. Ruhumuzdaki o büyük boşlukla yaşamayı ve kabulü daha iyi öğreniyor olmamız, bazen iyi gözükmemiz, hatta iyi hissetmemiz içimizdeki yası ve acıyı azaltmıyor, yüreğimizde açılan boşluğu doldurmuyor. O yüzden evladına sarılan bir anne gördüğümüzde, bir nişan veya düğün haberinde, birisi okula başladığında, mezun olduğunda sevinmek yerine gözlerimizin dolduğunu, başımızı çevirdiğimizi, kaçtığımızı, görürseniz şaşırmayın, çünkü bilin ki hasret tam orada içimizde her yanımızı kaplamış, “hiç gelmeyecek mi, gerçekten hiç mi gelmeyecek?” diye soruyoruz boşluğa.

Berk’i tanısanız veya tanımasanız da onun anısına yazmanızdan mutlu oluruz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.